Uyuyan quzeL

Dolunayla Sevişmek İsteyen Hatun’un Mekanı…

love the life you live!

Eylül 4th, 2008 by uyuyanquzel

 

 

İsyanın ne olduğunu çok iyi biliyorum. Acı, hırs, hüzün, hepsini tanıyorum. Ama melankoliyi bir din kabul edip secde eden gençliği anladığım söylenemez. Acı, hüzün iyidir. Yaşamak gerekir. Ancak alıp götürdükleri, bazen bir ömür boyu yama tutmayabilir. Mazoşizm hayatın en kolay yüzüdür. Şikayet edilecek bir şey, daima vardır. En çok acıyı, zorluğu çeken, en yüksek rütbeyi taşır gibi dolaşır. Oysa herkes gözyaşlarıyla gurur duyarken, mutlu olabilmek, sevebilmek bunlardan daha zor, daha ulaşılmaz bir hal değil midir? Burnuna kadar boka batmışken bile gökyüzüne bakabilmek. Sevdiğin her kişiden darbe almışken, yine, yeniden sevebilmek. Yaşadığın hayatı sevebilmek ve sevdiğin hayatı yaşayabilmek için mücadele edebilmek. Ben beyazın varlığına inanıyorum hala. Kırmızı saçlarım rüzgarda dalgalandıkça gülümseyebiliyorum. Kahkahayı gözyaşına tercih edebiliyorum ben. Sevdiğim adama sarılıp çilek yemeyi, sabahın köründe sahilden deniz kabuğu toplamayı, akşam blues çalan bir barda kokteylimi yudumlamayı, çok özlediğim birine sürpriz bir hediye yollamayı, küçük bir çocuğun yüzünü güldürebilmek için saatlerce onunla oyun oynamayı seviyorum. Kocaman bir muzlu pastayı tek başıma bitirmeyi, 60lardan gelen bir müzik eşliğinde dans etmeyi, ayak parmaklarımı yüzüklerle süsleyip sokak sokak gezmeyi, ezbere bildiğim mutlu bir şarkıyı sesimden utanmadan bağıra bağıra söylemeyi, bardaklar dolusu portakal suyu içmeyi, yatağa uzanıp hayaller kurmayı, sabah erken uyandığımda yanımdaki adamı yatakta zıplayarak uyandırmayı, kulağıma garip garip küpeler dizip kıpkırmızı bir rujla aynaya bakıp pozlar vermeyi, çilekli bir lolipopu çocuk gibi şımara şımara yemeyi seviyorum. Acıdan zevk almak elbette faydalı bir noktada. Ama acıyı zevk veren bir şey olarak kabullenip önünde secde etmeyi reddediyorum. Elbet bir gün yine kanayacak bir yerlerim, yine ıslanacak elmacıklarım ve aşağı bükülecek alt dudağım, ama o güne kadar şarkı söylemekten vazgeçersem, yaşadığım bu hayatı hak etmiyor olacağım. Şimdi Bob Marley çalmalı belki. Savrulmalı bütün saçlarım. Eninde sonunda o an gelecek, saçlarımdan, tırnaklarımdan, tenimden nefret edeceğim, çığlık çığlığa ağlarken. Ama o an gelene kadar, beyaz olmalıyım mutlaka, yas tutmak için daha erken.

 

requiem for stars

Ağustos 27th, 2008 by uyuyanquzel

Tırnaklarımdaki mavinin benden uzaklaşıp, yapraklarını dökmüş bir ağaca teslim olmasıyla başladı her şey. Dans etmeyeli yıllar olmuştu ve artık yeterince kırmızı değildi sanki geceye aşık saçlarım. Karar verdim, yeniden doğacaktım. Karar verdim, yıldızlara yazılmış bir ağıtın başındaki sol anahtarı olacaktım. İşe gökyüzünü öperek başladım. Suya soyundum usul usul. Kendimi aşka adadım. Çünkü aşk, bir masaldı karanlık çöktüğünde kalpleri aydınlatan. Çünkü aydınlık şarttı, doğmak için yeni baştan. Beyaz bir yağmur başladı aşka tutunduğum an. Arındım. Toprak koktu saçlarım. Gözleri kamaştı yıldızların beyazımdan. Bir şarkıya başladı rüzgar, yağmurla denizin aşkını anlatan. Dudaklarım kıpırdadı. Konuşmayı öğrendim yeni baştan. Huzuru bulmalıydım. İlk adımlarımı attım yalınayak, kanatları yaldızlı bir kelebeğin ardından. Tek eksiğim bir ruhtu şimdi, sonsuzluğumu tamamlayan. Tek eksiğim bir ruhtu, bedenime anlam katan. Bir adam geldi, rüzgarlarla dans etmeyi seven. Bir adam geldi, bana tekrar dans etmeyi öğreten. Dedi ki, "Sonsuzluk, aleve vermektir sınırları. Saçları kırmızıya aşık bir kadının elini tutarak.." Dedi ki, "Sonsuzluk,saçları kırmızıya aşık bir kadına ruhunu armağan edebilmektir, aşk için yok olmaktan korkmadan…" Adamın ruhu alev oldu önce, tüm sınırları boylu boyunca yakan.Sonra kanatlandı, aktı bedenime dudaklarımdan. Maviye boyandı tırnaklarım, saçlarım kırmızıya. Yeniden doğuşumun ilk anlarında, yapraklarını dökmüş bir ağaç fısıldadı kulağıma; "Beyaz yağmurlarda yıkanmış bir ruh borçlusun artık aşka…"

Gülümsedim. Ve yıldızlara yakılmış bir ağıt takıldı dudaklarıma.

EkinKavi’li Edirne Güncesi

Ağustos 6th, 2008 by uyuyanquzel

Eskişehir’den kaçınca, Ekin’i kattım yanıma, Edirne’ye geldim.

Bir haftadır beraberiz sanırım. Evin içine ettik biraz. Ama güzel beraber kahvaltı etmek. Ekin’in beni sinir krizine sokarak gıdıklamasını saymazsak, güzel Ekin’le aynı odada uzanıp aylak aylak TV izlemek. Komşuların getirdiği dolmaları, çorbaları yutup, kavuna serenad yapmak balkonda "Oh yeah you’re pretty good kavun!" diyerek. Kavun bitince söylemek hüzünle, "Kavunum söyle sen mutlu oldun mu.. Bu deli kadını unuttun mu.." diye bir Levent Yüksel şarkısını. Sonra eve gelen misafire bulaşık yıkatmak. Balkon yıkayıp çiçekleri sulayan bir Ekin. Ve banyoyu temizlemeye uğraşırken sutyen kilot, beş kere kayıp düşen ben. Otostopla Karaağaca gidip çekim yapmak. Tost yemek Fazlı’nın Kahvesinde. Sonra dönüşte, bizi içi mavi ışıklı arabasına alan Roman abi Çakır Usta! Davul zurna ekibi, ve ev yeniden. Biraz Boysal dalgası, biraz The Simpsons tayfası. Yıkanması gereken bulaşıklar. Duman altı odalar. Sayemizde evi basan karıncalar. Ekin’in permalı kabarık saçları. Benim durmadan dans edişim. Ve karnımıza kramplar girene kadar gülmek, her şeye.

Sanırım Ekin’i yanıma katarak, fazlasıyla iyi ettim.

26 temmuz 2008, sıkılan Maça Kızı Kişisi.

Temmuz 26th, 2008 by uyuyanquzel

Eskişehir’deyim. Adalar Migros’un hemen arka tarafında. Cadı’nın çaprazında. “Kuul İnternet Cafe”. En azından sigara içiliyor. En azından klima suratıma buz gibi bir hava üflüyor. Zaten gerisi yok. Gerisi huzura dair pek bir şey sunmuyor bu günlerde bana.

 

Yazacak bir şeyim olduğunu söyleyemem aslında. Herhangi bir hikaye yazacak, ya da ardı ardına mısralar düzecek değilim. Gamaliel “Yaz!” dedi. Ben sadece itaat ettim.

 

Birkaç günümü Mervem ile geçirdim. Suratımızda buzdolabında ne varsa içeren komik maskeler, bigudili saçlar ve bölümlerce “My Name Is Earl” eşliğinde keyfimiz yerindeydi oysa. Sonra dedemin evine geçtim. İki gün dayanabildik. Dedem de, ben de. Gecebusaatekadarneredesinler uçuştu havada. Gergin, agresif, regl öncesi Maça Kızı tripleri de havaya bir miktar buseniilgilendirmez! kattı. Sonuç olarak sırtında çantaları, kuzeninin arabasında söylene söylene dayısına giden bir Maça Kızı çıktı ortaya. Orda annesi bir tutam kapalıakrabalariçindebukadargöğüsdekoltesihoşdeğil sundu merhabanın ardından. Herkeskendiişinebaksın ile karşıladı Maça Kızı, bıkmadan, us(t)anmadan. Özgürlük savaşçısı oldu ağzında külü düşmek üzere olan sigarasıyla. Moröküzü anımsadı ve sırıtarak fısıldadı, “Bizim yeşil saçlarımız var!” diye, gecenin boşluğuna.

 

Sonra Elvira ile görüşmeceler. Gilthoniel’ uğrayıp iki senenin ardından selamlaşmak enteresandı. Grigor yine aynı Grigor gerçi. Beklediğimden başka bir şey karşıma çıkmadı. Çarpa’da tezgah eşelemeler, Varuna’da üzerime dökülen koca bir bardak limonata. Alışveriş x 309086. Yorgunluk. Bıkkınlık. Sıkılmaca.

 

Sonra Cansum geldi Ankaralardan, dünyanın en güzel gözlerini yüzüne takıp.Yumuk elleri ellerimi tuttu. Zıplayarak dolandık ortalıkta. Cadı’da yanımda oturan Cansu! Oyuncakçıdan bana James adını verdiğimiz kocaman ayıyı alan Cansu! Kebapçıda ben utanmadan koca bir tabak eti yutarken, kibarca kumpirini kaşıklayan Cansu! Üzerimde gece elbisesi, kuaförde saçlarımı yaptırıken bikir bikir konuşan Cansu! Ve sonunda ben topuklu ayakkabılarım, şık elbisem, kucağımda James ile gözü yaşlı halde el sallarken, otobüsten bana mutsuz bir “ beni gönderme!” ifadesiyle bakan Cansu… Gün bitti, Cansu Ankara’ya, Maça Kızı düğün salonuna yollandı.

 

Dayımın kızının kına gecesi. İkbal evleniyor. İkbal dans ediyor. Oysa biz İkbal’le evcilik oynuyorduk! Oysa İkbal ve ben barbielerimize komik jartiyer takımları dikip Ken’e striptiz yaptırıyorduk minicik ellerimizle! Oysa şimdi, İkbal evleniyor. En büyük oyun arkadaşım ellerine yakılı kına ile dans ederken, çocukluğum resmi olarak bu gece ellerimden kayıyor. Garip oluyorum bir an. Tuvalete gidip bir sigara içiyorum biten çocukluğumun ardından. Sonra gidip dans ediyorum, kırmızı saçlı güzelliğin kınasında, gidişine aldırmadan.

 

Sonrası sıkıntısı. Eskişehir sokaklarında boş boş dolanan bir Maça Kızı. Adalar, sonra biraz Hamam Yolu belki. Doktorlar ve tramvayla Kentpark’a dayısına doğru ilerleyen ben günün finalinde! Kulağımda sevdiğim birkaç şarkı, ellerimin arasında bir roman, Ölüm Meleği. Sebepsiz bir stresin sonunda ağzımın içinde çıkan felaket yaralar. Antalya’ya, Zeytinli’ye, Düzce’ye dair yapılan planlar. Ve yarın sabah 8.30 için alınmış bir bilet. Ekinellam, Ekin Kavi ile Edirne…

 

Neler olup bitiyor, neler gelip geçiyor… Müdahale etmiyorum. Tatil kendince ilerliyor. Ben sadece izliyorum. Birileri çekip gidiyor, birileri özgürlüğümden çalmaya çalışıyor, birileri evleniyor, birileri beni bekliyor, zaman akıp gidiyor, Gamaliel “yaz!”diyor, ben; sadece itaat ediyorum…

Yaz’a dair..

Temmuz 20th, 2008 by uyuyanquzel

Dizlerimin üzerinde laptop, kulağımda mp3 player ve Eskişehir’e doğru ilerleyen bir trende, ben! Tatilimin sorumluluklarla bezeli olan kısmına doğru ufak adımlar. Gülücük sayısı yok denecek kadar az. Çünkü bana bir tek güzel şey bile sunmadı hayat bu yaz!

 

Yaz birçok insan için güzel şeylerin başlangıcıdır. Yeni umutlar, yeni bir imaj, yeni bir sevgili..  Kumsalda el ele söylenen şarkılar ve turuncu bir günbatımı! Aman ne romantik…

 

Aslında kabul ediyorum. Fazlasıyla güzel. Fazlasıyla romantik. Ama içinde bulunduğum durum bunu reddetmeye çok müsait.

 

Bu yaz, bana hiçbir şey katmadı.

 

Bu yaz, hayatımın en önemli öğelerinden birini benden aldı.

 

Bu yaz, param ve özgürlüğüm olmasına rağmen, tatile dair hiçbir tutku duymadım.

 

Ben bu yaz, vicdan azabının nasıl bir şey olduğunu anladım.

 

Değişim? Süt beyazı tenimin yerini çikolata rengi aldı. Saçlarım kömür renginden çok, kırmızı şimdi. Hem belki biraz kilo bile verdim. Ama aynaya bakarken, bunlardan çok başka şeyler gördüm bu yaz. Tenimi sökmek isteyecek kadar. Tenimden iğrenecek kadar.

 

Umut? Bir senedir geleceğe dair kurduğum tüm hayalleri ayakta tutan ne kadar umudum varsa, ihanetimle, hatalarımla başlayan bir kaosa katılarak terk etti beni bu yaz. Tek hayalim, her şeyi unutana kadar uyuyabilmek şimdi. Ve umut, çoktan kaçırdığım bir gemi gibi.

 

Aşk? Bana yakışmıyor. Bu ruh, bu beden aşkı taşıyamıyor. Ne kadar çok aşığım olursa olsun, biliyorum, ben bunu hak etmiyorum. Ve yine ne kadar âşık olursam olayım O’na, biliyorum, ben onun yanına bile yakışmıyorum. Yeryüzünün tüm kötü özellikleri bende toplanmış ve Tanrı bu kötü, zarar veren, yalancı ruhu öyle güzel ambalajlamış ki, sürekli beni seven birileri dolanıyor ortalıkta. Peki ben ne yapıyorum? İçlerinden birini seçiyor, ona aşık oluyor ve lanet olası karakterim sayesinde onu acılara boğup, kaybediyorum.. Yani, aşk mı? Hayır, ben o derece kutsal bir şeyi lekelemekten başka hiçbir işe yaramıyorum.

 

Yaz gelip geçiyor, tatil bitiyor, bütün gün dinlediğim şarkılar, bütün gece saydığım yıldızlar, dudağıma sürdüğüm kızıl, tenime döktüğüm vanilya kokusu, hepsi yerini yeni bir mevsimin şarkılarına, yıldızlarına, kızıllarına ve kokularına terk ediyor. Bu yaz düşen her takvim yaprağı, bir parçamı alıp götürdüğü için benden, huzur kokan tek bir zerre bile yağmadı bana bu yaz gökten.

 

O sebeple, kulaklarımda Regina Spector, Just Like The Movies derken ve ben bir başına ilerlerken Eskişehir yollarında; kimse bu yazı özlememi beklemesin benden.

« Previous Entries